Yine ve yeni bir eşikte karar ânı

Küresel şirketleri kurtarmakta beis görmeyen ABD’nin küresel sermayeye değil neoliberalizmle milliyetçiliği birleştirerek kendilerine büyük vizyonlar çizmeye, yeni oligopoller kurmaya, başta Ortadoğu olmak üzere dünya siyasetinde aktör olmaya kalkan Avrasya’ya; eski günlerini Çin ve Hindistan ile bulmaya çalışan kıta Avrupasına savaş açtığını görmek gerekir. Türkiye ve Türk milleti karar ânı’nda bulunuyor: Ya küresel sistemin acı eşiğini yükseltmesine dişlerini sıkacak yahut beka kaygısını, korkularını dağıtarak ekonomik refahını satın alacak!

Yine ve yeni bir eşikte karar ânı

Küresel şirketleri kurtarmakta beis görmeyen ABD’nin küresel sermayeye değil neoliberalizmle milliyetçiliği birleştirerek kendilerine büyük vizyonlar çizmeye, yeni oligopoller kurmaya, başta Ortadoğu olmak üzere dünya siyasetinde aktör olmaya kalkan Avrasya’ya; eski günlerini Çin ve Hindistan ile bulmaya çalışan kıta Avrupasına savaş açtığını görmek gerekir. Türkiye ve Türk milleti karar ânı’nda bulunuyor: Ya küresel sistemin acı eşiğini yükseltmesine dişlerini sıkacak yahut beka kaygısını, korkularını dağıtarak ekonomik refahını satın alacak!

Mehmet YEŞİLKAYA
Mehmet YEŞİLKAYA
09 Ekim 2018 Salı 17:17
Yine ve yeni bir eşikte karar ânı

Türkiye’nin bugünkü en ciddi meselesi 200 yıldır değişmeden aynen duruyor. Ekonomik istikrar ve kalkınma ile ülkenin beka korkusu şiddeti artıp azalan boyutlarda sürekli bir birini tetikliyor. Türkiye, Cumhuriyet’in 100. yılına büyük hedeflerle girerken dünya sisteminin derin çelişkisini, teklifini aşmanın hesaplarını da yapıyor.

Ekonomik refah ile ulus devlet refleksleri arasında seçim yapma ihtimali yeni bir dünya kurma hayallerini bir başka mevsime erteliyor. Belki yine Normandiya Çıkarması’nı bekleyen Türkiye gibi bugün de savaşı kimin kazanacağını, yeni dünyayı kimin kuracağını, yeni Yalta’ları, Bretton Woodsları kimlerin imzalayacağını kestirmeye çalışıyoruz.

İmparatorluk bakiyesi olmanın verdiği motivasyonla yeni bir dünya kurmayı hedeflerken, bir anda inşa edilecek yeni dünyada kazasız belasız yerini almanın endişesini taşır hale geldik. 200 yıldır değişmeyen “yön arayışı”nda, bloklar üstü siyaset yapmaya çalışsak, Transatlantik karşısında Avrasya ihtimalini gündeme getirsek de dünya sisteminin merkezine en yakın duldada güneşsiz ama korunaklı kalmayı tercih ediyoruz. Yine ve yeni bir eşikte, bekleme odasında, etnik, mezhep, gayrımüslim fay hatları hareketlendirilip buzluğa kaldırılan, iktisadi refahı baskı altına alınıp “acı eşiği” yükseltilen Türkiye “karar ânı” ürpertisi yaşıyor.

Tarihi arka plan

Kapitalist dünya sisteminin ilk nüvelerini verdiği İtalyan Site Devletleri esnasında dünyanın en güçlü devlet yapılanmasına sahip idik; Merkantilizm başlayıp geliştiğinde devlet mekanizmaları artık kapitalizme eklemleniyordu, biz ise “duraklama dönemi”ne girmiştik.

Ticaret kapitalizmi sömürgecilik ile birleştiğinde çöküşe geçtiğimizin farkına vardık, kurtuluş layihalarını hazırlayanlar Osmanlı geleneksel dönemine geçmeyi öğütlüyordu. Sanayi devrimi ve sanayi kapitalizmi aşamalarındaysa treni kaçırdığımızı fark ettik. Sultan Abdülaziz’e atfedilen “tren gelsin de isterse sırtımdan geçsin” rivayeti faide vermedi. “Kul hakkı”nı gözetmekte direnen Osmanlı, yalnızca Batının tekniğini alma teorileri geliştirebildi. Sanayi kapitalizminden finans kapitalizmine geçen dünyada Cumhuriyet idaresi dünya sisteminin salık verdiği gibi üstün medeniyetin kültürünü de alsa treni yakalayamadı, çevre ülkesi olmaktan kurtulamadı.

Finans kapitalizmi neoliberalizme dönüştüğünde 1980’den günümüze “güçlendirilmiş yarı çevre” statüsünün üzerine çıkamadık; “treni yakaladık” fakat merkez ülkeler çıkmaya fırsat vermeden vagonu tutan parmaklarımızı bir bir kırdı. Milli burjuvaziden devletçiliğe, ithal ikamecilikten planlı ekonomiye, montaj sanayiine ve neoliberalizme kadar bütün modeller, yöntemler kapitalist ilişki biçimlerinin içinde çevrenin çırpınmaları olarak kaldığı için sağlam bir iktisadi politikayı ve elbette “bize özgü” yolu bulamadık.

Dünya sistemi doktrin değiştireceği zaman krize girer, krize girdiği için doktrin değiştirmez!

Keynesyen model finans kapitalizm bünyesinde küresel şirketleri tatmin etmediği için 1970’li yıllarda neoliberalizm Anglo Sakson ülkelerde başlayıp merkez ülkelere geçtikten sonra yarı merkezin çekimine girdi. 12 Eylül rejimi, 24 Ocak Kararları ve Özal Hükümeti neoliberalizmin gereği olarak “sınırları” açtı, merkeze yürüyüş başlattı, doları evrensel para birimi olarak kabul etti. 90’lar neoliberal siyasallığı yükseltirken ulus devlet refleksleriyle sert çatışmalar yaşandı.

Türkiye dünya sisteminin çevre ülkesi olarak merkeze yürümek isterken, ülkede Kemalist devlet elitinin dışladığı çevre… İslamcılar, dini gruplar, etnik-mezhep unsurları,  sosyalist hareketler, feminizm merkeze yöneldi. Terör, faili meçhuller, suikastlar, Sivas Olayları, RP’nin 4. Büyük Kongresi-Refahyol-28 Şubat Türkiye’deki merkez-çevre çatışmasında neoliberal siyasallığın yolunu ördü. 90’lar, 80’lerden devralınan neoliberal iktisadın güçlü biçimde uygulanmasıyla geçerken neoliberal siyasallığın ulus devlet reflekslerinden bir toksin gibi atılması gayretlerine şahitlik etti.

11 Eylül düzeninde Türkiye AK Parti iktidarıyla neoliberal iktisadı yine aynen devam ettirdi; aradaki fark aynı zamanda Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı öne çıkaran hususiyet idi. Erdoğan neoliberal ekonomide sosyal politikalar ve refah devleti uygulamalarıyla girdiği bütün seçimleri kazandı, alt sınıfı daraltıp orta sınıfı genişletti.

Neoliberal siyasal ortam uzun AK Parti iktidarında 2015 yılına kadar varlığını sürdürdü, devlet yıllarca yok saydığı kesimleri “muhatab” aldı. Etnik-mezhep unsurları, dini gruplar, marjinal kesimler kamusal alanda temsil edildi, öyle ki iktidarın entelektüel dayanaklarının bir tarafında sol–liberal aydınlar vardı. Fakat dünyada neoliberalizmin girdiği kriz, küresel sermaye ile ulus devletler arasındaki çatışmalar çok şiddetlendi. Hoş, devletler, en çok da imparatorluğunu arayan ABD, 2008 krizinden sonra küresel şirketleri bir bir kurtardı ama “hegemonya ve egemenlik” kavgası sona ermedi. Afganistan, Irak işgalleriyle Suriye çatışmaları ve İsrail’in bölgeye el koyma çabasını hızlandırması Türkiye’yi de tesirine aldı.

Yerli–milli dönem hasılası

Neoliberal siyasallıkta temsil imkanı bulan kesimler, sol–liberaller, etnik-mezhep unsurları, dini gruplar eş zamanlı olarak kendilerine bu imkanı tanıyan iktidara, AK Parti ve Erdoğan’a, Gezi ile başlayıp 15 Temmuz ile devam eden “darbe süreci”nin içinde yer aldı!

Şehirlerde canlı bombalar, kitlesel katliamlar, Kobani olayları, HDP’nin siyasetin merkezine kendisiyle birlikte PKK’yı taşıma gayreti, Ortadoğu denkleminde binlerce tır silah ile desteklenen Rojava-PYD ile Kürt devleti ihtimali, Barzani’nin girişimi ulus devlet reflekslerini ve kaygılarını en üst seviyeye çıkardı. Neoliberal siyaset “ülkenin sınırları”nı etkileyecek beka kaygısını doğurunca “buzdolabına kaldırıldı.”

Neoliberal siyaset neoliberal iktisat ile birlikte yürür.

Gezi sonrasında ekonomik göstergelerde yavaş yavaş gerilemeler başladı.

7 Haziran seçimleriyle iktisat politikaları aynen devam ederken neoliberal siyasallık yerine “milli-yerli siyaset” başladı. Güçlü devlet modeliyle 15 yıllık AK Parti iktidarındaki siyasi reformlar tek tek başa döner oldu. Tabii burada kırılma noktası 15 Temmuz darbe girişimiydi, bu tarihten sonra ortaya çıkan ve başta sol-liberaller olmak üzere FETÖ, HDP Türk siyasetinden tasfiye edildikçe ekonomik trendler, “yaptırımlar”a evrildi.

Neoliberal siyaset ulus devletin güvenlik algısını sarstı, sınırlarla ilgili “beka kaygısı”nı koyulttu; milli ve yerli siyaset ise güçlü devlet ile fay hatlarına enerji yükleyen çevre unsurlarını hizaya getirse de “ekonomik beka”yı doğurdu…

Ekonomik darboğaz beraberinde Suriye-Irak meselesini bir an önce halletmek isteyen dünya sisteminin Kürt devleti girişimlerini hızlandırmasıyla “sınır güvenliği” kaygısını tetikleyecek gibi görünüyor.

Yerli ve milli dönemde Türkiye 200 yıllık fikir buhranında belirgin eklektizmlere gitti. İslamcılık, dini gruplar devlet ile sistemi, toprak ile tarihi yeniden mezcedebilme imkanına kavuştu.

Kerim devlet geleneğine sahip bu toprakların dinamikleri aktif hale gelebildi. İslam–Türk–ehli sünnet–gaza omurgasına bağlı Büyük Müesses Nizam konusunda genel bir ittifak oluştu. Fakat hala Kemalist statükoya dayalı seküler milliyetçilik ile büyük müesses nizam tefrik edilemediği için zamanın ruhuna bağlı olarak ülkenin görünümü değişse bile statüko cari etkilerini devam ettiriyor.

Bu tür yarıklar yerli ve milli dönemde arttı. Güçlü devlet-kerim devlet alt yapısı tarihi bağlamından koparak ulus devletin evhamlarıyla da örtüştü. Haliyle güçlü kavramının içerisine özgüvenini yitirmiş kararsızlık ve zorlamalar da dahil olmaya başladı.

Neoliberal iktisadın içerdiği küresel şirketlerin yatırım ve sıcak paraya dayalı ithalat rejiminde güçlü devlet formülünden kaynaklanan aksamalar meydana geldi, bu da beraberinde kur krizini doğurdu. Türkiye yollara, alt yapı hizmetlerine, sağlıkta geçirdiği dönüşüme, eğitim alt yapısını modernleştirmesine rağmen “fabrika ayarları”na dönüş sürecine girdi.

Bilhassa eğitim, dini yaşam, medya, kültürel ortam gibi konularda “devletin ideolojik aygıtları”nda aksamalar, anonim Kemalist ortalamaya yaklaşımlar baş gösterdi.

Hangi yön, hangi yol?

BM’de Trump’ın küreselleşmenin bittiğini ilan etmesi, yeni bir dünya düzeninin kurulması için adımların hızlandığının da bir göstergesi. Küresel şirketleri kurtarmakta beis görmeyen ABD’nin küresel sermayeye değil neoliberalizmle milliyetçiliği birleştirerek kendilerine büyük vizyonlar çizmeye, yeni oligopoller kurmaya, başta Ortadoğu olmak üzere dünya siyasetinde aktör olmaya kalkan Avrasya’ya; eski günlerini Çin ve Hindistan ile bulmaya çalışan kıta Avrupasına savaş açtığını görmek gerekir.

ABD, İsrail ulus devletinden bir Ortadoğu imparatorluğu kurmaya, tekrar “çok şirketli dünya ekonomisinin imparatoru” olmaya karar vermiş… Suriye meselesindeki düğümün orta boy bir ulus devletin silah varlığından daha çok yardım yaptığı PYD’nin kuracağı devletle çözüleceğini ummasından anlaşılıyor.

Bu konjonktürde Türkiye siyasetler arasında çatışmayla uğraşmaktan çok rasyonel politikaları tercih etmeli.

Türkiye’nin önünde öncelikle Suriye-Irak eksenli devlet ihtimallerinin doğurduğu sınır merkezli beka meselesi hemen yanında ekonomik krizle kazanımları kaybettirecek operasyonu savuşturma çabası duruyor.

1994 ve 2000’de Türkiye’ye neoliberalizmin ve Türk ekonomisinin 200 yıllık alamet-i farikası olan sıcak para girişi kesilmişti, akabinde 5 Nisan ve 2001 krizleri geldi. Kur krizinin arka planında ekonomimizin omurgasını oluşturan ve neoliberal dönemde katlanan ithalata bağlı ekonomik yapının sarsılması yani yatırımların durması var. Bu da yerli ve milli dönemdeki reflekslerle ilişkilendiriliyor.

Küresel dünya sistemi Türkiye’nin ulus devlet refleksleriyle ekonomik refahı arasında tercih yapması için ısrarını sürdürüyor; neoliberal iktisadın getirdiği dış yatırımlara açık bir ekonomi anlayışının ötesinde dünyaya açık bir siyasal alan kurmasını bekliyor.

Suriye ve dünyada meydana gelecek gelişmelere boyun eğmemenin cezası yıllardır tüketime, bolluğa, refaha alışan millet varlığını “fakruzaruret”e mahkum etmeyle kesileceği tehdidini savuruyorlar. Türkiye’nin meseleleri sadece ekonomi, beka kaygılarından ibaret değil aynı zamanda kalite ve ahlak odaklı eğitim, kültür, medya, matbuat ihtiyacı da var…

Dünya konjonktürü belli, ölmekte olan dünya sistemi ölemedi, doğmakta olan sistem doğamadı, Türkiye kararını veremedi!

Türkiye ve Türk milleti karar ânı’nda bulunuyor: Ya küresel sistemin acı eşiğini yükseltmesine dişlerini sıkacak yahut beka kaygısını, korkularını dağıtarak ekonomik refahını satın alacak!

Verili kapitalist ekonomik modelleri uygulayarak sürekli treni yakalamaya çaba göstermek cabası…

Tabii bir başka imkan, ihtimal de var…

Yaşadığımız bu cendereden bir ontoloji inşa edebiliriz; dünya sisteminin trenine binmek için çırpınıp durmak yerine enerjimizi alternatif bir tren yolu inşa etmeye hasredebiliriz!

@Ercnyldrm1

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.