Batı’nın akıl kimyasında derinleşen paradoks

Batı düşüncesi bugün itibariyle oryantalizmi sorgulama ihtiyacı duyuyor olmakla beraber, yüzyılların Batı dünyasının kolektif bilinç altında oluşturduğu tortuların kolay kolay temizlenemeyeceğini tahmin etmek pek zor olmamalı. Bu tortular, demokrasi ve insan hakları söylemlerine rağmen Batı’nın siyasal ve toplumsal aklını karıştırmaya her halükarda devam ediyor.

Batı’nın akıl kimyasında derinleşen paradoks

Batı düşüncesi bugün itibariyle oryantalizmi sorgulama ihtiyacı duyuyor olmakla beraber, yüzyılların Batı dünyasının kolektif bilinç altında oluşturduğu tortuların kolay kolay temizlenemeyeceğini tahmin etmek pek zor olmamalı. Bu tortular, demokrasi ve insan hakları söylemlerine rağmen Batı’nın siyasal ve toplumsal aklını karıştırmaya her halükarda devam ediyor.

Mehmet YEŞİLKAYA
Mehmet YEŞİLKAYA
09 Ekim 2018 Salı 17:16
Batı’nın akıl kimyasında derinleşen paradoks

Tanıma yahut anlama hususundaki acziyetimiz bir zaman sonra bizi yel değirmenleriyle savaşan bir Donkişot’a çevirebiliyor. Gerçeklerin zannedildiği kadar düz ve basit olmadığını kabul etmedikçe hedef tahtasına koyduğumuz Batı resminin de aslında bu kabil bir yel değirmeninden ibaret olduğunu anlamamız muhal hale gelecektir. Batı’yı yüceltmek ve idealize etmek gibi bir garabet içine düşecek değiliz, ancak dünya tarihinde son 2-3 yüzyıldan beri bir vakıa olan Batı hakimiyetinin sadece sömürgeci siyasetin başarısıyla açıklanması hem akla hem de gerçekliğe ters bir durumdur. Bunun anlaşılması ve açıklanması gereken bir rasyonalitesi olmak zorundadır: Tıpkı kapitalizm için olduğu gibi. Ne kadar negatif tarafları ve gayri insani sonuçları dolayısıyla eleştirirsek eleştirelim, kapitalizmin aynı zamanda insan doğasındaki özgürleşme, bir tür “efendileşme” ihtiyacından güç aldığını reddetmek neredeyse imkansızdır. Dahası liberal iktisadın kurucu düşünürü Adam Smith, kapitalizmin “homo economicus”a indirgediğimiz öznesini “salt çıkar mahluku olmaktan çok uzak” (Brown 2018, 107) bir yere koyarak zihinsel ve psişik bir inkişafla bile açıklamaya çalışmıştır. Fakat bunların hiçbiri, kapitalizmi ne “yanlış bilinç”ten (özgürlük yanılsamasından) ne de “sömürü ilişkileri”nden müstağni kılar. Bu şekilde, bütün bir medeniyet olgusunun esasen böylesi paradokslar üzerine kurulduğu ileri sürülebilir. Somut hayat içinde bu paradokslarla uyum içinde olmamız, kanaatimce realiteyi içselleştirmekten ileri gelen bir doğallaştırma veya rasyonelleştirmeyle açıklanabilecektir. Nitekim, İsmet Özel’in medeniyet eleştirisinde de söz konusu paradoksu İslami değerler düzleminde müşahhaslaştırmaya yönelik bir anlayış tarzı görürüz: Medeniyet, helal-haram ilkelerini esnetmeden (paradoksa düşmeden) veya sulandırmadan ikmal edemeyeceğimiz bir gerçeklik ve hayat tarzı olarak bizi İslam dairesinin dışına doğru çıkarmaktadır.

Bir Batı realitesi

Burada niyetimiz kapitalizmi veya medeniyetin problemlerini tartışmak değil. Ancak Batı dünyasını anlayabilmek için kapitalizm veya medeniyet olgusundaki paradoksal özellikleri fark etmenin aydınlatıcı olacağını söylemek isterim. Paradoks, başka deyişle iki yüzlülük Batı’nın ruh ve karakter özelliğinin bir sonucu olarak tanımlanabilir. Hatta belki kapitalizmin veya medeniyetin Batılı ülkeler tarafından inkişaf ettirilmesinde bu iki yüzlülük büyük rol oynamış gibidir. Kapitalizmin ve hakim medeniyet olgusunun zembereği tam da aslında söz konusu paradoks olmalı. Alain Touraine buna “özgürlük” ve “akıl” paradoksu demektedir. Başka tanımlamalarla da bu anlamda bir batı “düalizm”ine ayna tutmak mümkün. Sonuç itibariyle her birinin ortak noktası şudur: Batı dünyası kendisiyle hiçbir zaman barışık olmamış, mütemadiyen yaşadığı çatışma ruhu ve şuuruyla beslenen bir varoluş süreci içinde olagelmiştir. Başka ifadeyle bireysel dünyadaki nefs ve ruh (akıl) çatışmasını hayatın bütün katmanlarında zuhur ettirmiştir. İkicilliği, Batı’yı Batı yapan en önemli özelliği sayılır.

Bunun Batı’ya münhasır bir özellik olduğunu iddia etmek elbette çok saçma olur. Ancak bugün yaşadığımız Batı hegemonyası karşısında ne olup bittiğini anlamada bizim için öncelikle elzem olan şey, Batı siyasetinin duyarlık ve reflekslerini doğru bir şekilde kavramaktır. Batı’nın ne olduğu, bizim Batı’yı nasıl gördüğümüz veya göstermek istediğimizden çok daha önemli. Bu yüzden hamasete değil, doğrulara ve resmin bütününe yönelik nüfuz edici bir kavrayışa ihtiyaç var. Buysa oksidentalizm tuzağına karşı nesnel ve gerçekçi bir bakış açısından yana olmayı, buna yönelik gereken titizliği göstermeyi gerektirir. Aslolan, önyargıları bilgi ve akıl gücüyle aşmamızdır. Gerisi vakit ve enerji kaybı olacaktır.

Buna göre bugün iki ayrı Batı dünyasından, daha açıkçası iki Batı aklından söz etmek yanlış olmaz. Tarihi süreç içinde bu iki aklın nasıl teşekkül ve inkişaf ettiği tefrik edilebilirse sadece Batı hegemonyasına maruz kalan ülkelerin değil, bizatihi Batı dünyasının geleceği hakkında da doğru ip uçlarını yakalayabiliriz. Batı’yı, Batı siyasetini sadece bir akla irca etmek yaptığımız en büyük yanlışlardan biridir. Bununla sadece Batı siyaseti ve düşüncesi içindeki sağ-sol bölünmesini kastetmiyorum. Sağı da solu da kapsayan dolayısıyla her iki siyaset biçiminde de belirli tezahürleri olan daha genel bir “ayrışma”ya işaret etmekteyim. Fakat en önemlisi, bu ayrışmanın tezahürü olan iki ayrı akıl da büyük ölçüde “saf” bir içeriğe sahip değildir. Biri diğerinin içinde, diğeriyle beraber ve etkileşimli bir varlık/var oluş kipi ortaya koyar. Psikanalizin kavramlarıyla tabir edecek olursak, bu iki akıl kendi kimyasını üretmiş, temelinde kolektif bilinçaltı ve kolektif bilinç üstünün muhtelif bireşimlerinden meydana gelmiştir. Kolektif bilinçaltının baskın olduğu varyasyonlar daha sömürgeci ve emperyalist bir Batı aklının emarelerini verirken, hürriyet, kardeşlik, eşitlik değerleriyle gelişen kolektif üst-benlik (bilinç üstü) başka bir aklı hareket ettirmektedir.

Sömürgecilik karmaşası

Kastımızı daha anlaşılır kılmak adına ve mutlaklaştırmamak kaydıyla -en azından burada- bunların birini sağ, diğerini sol akıl diye tanımlayabiliriz. Bireşimsel özellikleri minimize olduğu düzeyde iki akıl da elbette daha saf bir karakter göstermeye başlamaktadır. Ancak bu saflık, sağ akıl açısından ne kadar pratiğe (reel-politiğe) içkin bir hususiyetse, sol akıl açısından da o kadar retorik, söylem ve nispeten ütopya düzeyinde kalmaktadır. Başka deyişle, Batı dünyası reel-politik alanında sağ aklın baskısını daha fazla hissettirmekte, sol aklı ise belli mahfil ve koşullarda paravan olarak kullanma alışkanlığı göstermektedir. Egoizm ve tahakküm dürtüleriyle mücessem sağ akıl, sol aklı tasfiye edecek bir pervasızlığa belki cüret edememekte, fakat manipülatif strateji ve söylemlerle onun gücünü kırabilmektedir. Tabii ki sağ akıl bu gücü sadece sayısal (toplumsal) üstünlüğünden değil, aynı zamanda kendi hamurundaki bilinçaltının ve egoist unsurların sol akıl içindeki uzantılarından alıyor. Batılı ülkelerdeki sol akıl Batı emperyalizmine isyan edecek bir güce ve olgunluğa henüz daha erişebilmiş değildir. Yapılan radikal nitelikteki eleştiriler marjinal düzeyde kaldığı gibi, emperyalizmin nimetleri sol siyasetin ve kesimlerin de görece aklını karıştırmaktadır. İkiyüzlülük, Batı’da sadece devletlerin değil, sağıyla soluyla -ve elbette muhtelif düzey ve şekillerde- somut insanın bir realitesi olmuştur. Öyle ki bu realite, doğruyu yanlış, yanlışı doğru diye görme ve gösterme istidadıyla içselleştirilebilmektedir. Buna bir tür sömürgecilik karmaşası (kompleksi) da denebilir. Burada kastettiğimiz anlamıyla sol aklın, Batı’nın tarihsel gelişim süreci içinde kayda değer bir yükseliş eğilimi ortaya koyduğu yadsınamaz. Bu anlamda, Batı’daki düşünce cereyanlarının etkisi altında Batı siyaseti de Batı insanı da belki aktüel düzeyde fark edemediğimiz derin bir evrimi yaşıyor. Buna karşılık sol akıl, sözü edilen ikiyüzlülük realitesini “pratikte” ters yüz edecek bir irtifayı gösteremiyorsa, bunda egoizmin (ulusal çıkar güdülerinin) etkisiyle beraber kolektif bilinç altının da ciddi etkisinden bahsetmek gerekir. Hatta sol aklın, egoist temayüllere karşı güçlü bariyerler koyma ihtimali söz konusu olabildiği halde, kolektif bilinçaltında yer etmiş tarihi, kültürel tortuları ve önyargıları silip atabilmesi sanıldığından çok daha zor bir iş gözüküyor. Bunun için, ta 16, 17. yüzyıldan başlayarak 20. yüzyılın ortalarına kadar gelen sömürgecilik kültürü ve siyasetinin Batı dünyasında bıraktığı derin izleri dikkate almak gerekmektedir.

Medenileştirme misyonu

Bilimsel ve coğrafi keşiflere bağlı olarak ticari kapitalizmin gelişmesi, burjuvazinin doğuşu, ardından gerçekleşen sanayi devrimiyle birlikte Avrupa, dünyayı iyiden iyiye artık sömürülecek bir yer olarak görmeye başlamıştı. Sömürü hareketleri beraberinde kendi ideolojisini veya mantalitesini de getirdi: Avrupa ülkeleri kendi medeniyet birikimini sömürge ülkelere götürerek buraları medenileştirmekle sorumluydular. Böylece sömürü olgusu bir tarafıyla masumlaştırılmakta ve/veya rasyonalize edilebilmekteydi. Bugün küresel emperyalizmin kullandığı barış ve insanlık söylemi neyse “medenileştirme misyonu” da aslında benzer bir işlevi görüyordu. İkiyüzlülük Batı dünyası için açıkça bir varoluş tarzı haline gelmiş gibiydi. Medenileştirme adı verilen şey, tabir caize bir tür “günah çıkarma” rolü oynayarak sömürü sistemini ahlaken kabul edilebilir hale getiriyordu. Fakat kabul edelim ki, ne bugün ne de o gün Batı dünyasının motivasyon kaynağı sadece sömürüyü meşru ve ahlaki kılacak bir gerekçe ve dayanağa sahip olmaktan ibaret değildir. Böyle olsaydı “sol akıl”, bu tarz bir ahlakileştirmenin (rasyonelleştirmenin) sahtekarlığına daha güçlü bir itiraz geliştirme ihtiyacı duymalıydı. Oysa sol aklı da etkisi altına alan oryantalist zihniyet, Batı dünyasının Doğu’ya bakışını derinden belirliyordu. Batı’ya göre Doğu, kendisinin hamiliğine muhtaç bir gelişme seviyesi gösteriyordu. Hatta gelişme istidadından dahi yoksun olduğundan ötürü, Batı bu hamiliği insani, ahlaki bir sorumluluk diye ihsas etmekteydi. 17-18. yüzyıl filozoflarından Voltaire, Montesquieu gibi simalar bile Batı’nın “medenileştirme misyonu”nu hararetle savunmaktan geri kalmadılar. Batı, Doğu’yu tanıdıkça egosu yükselmiş ve kendisini evrensel aklın ve medeniyetin tek mümessili olarak görmeye başlamıştır. Böylece oryantalizm, Batı düşünce tarihinde neredeyse tamamen egemen bir konuma doğru geldi. Batılı ülkeler, Doğu’ya mürebbiyelik yapmayı gitgide büyük bir insanlık vazifesi gibi telakki eder oldular.  Buna bağlı olarak “Çağdaşlaştırma misyonu, Hegel’den Marx’a ve Fransız misyonerlerine kadar 19. yüzyıl Avrupa entelijensiyasının köklü inançları arasında yer alır” (Kalın 2017, 334-335) hale gelmiştir. 

 Batı düşüncesi bugün itibariyle oryantalizmi sorgulama ihtiyacı duyuyor olmakla beraber, yüzyılların Batı dünyasının kolektif bilinç altında oluşturduğu tortuların kolay kolay temizlenemeyeceğini tahmin etmek pek zor olmamalı. Bu tortular, demokrasi ve insan hakları söylemlerine rağmen Batı’nın siyasal ve toplumsal aklını karıştırmaya her halükarda devam ediyor. Bakıldığında Batı dünyası, kendisine izafe ettiği medenileştirme misyonuyla emperyalist siyaset arasındaki derin ilişkiyi faş edecek analizlere pek de prim vermek istemeyen genel bir görüntü ortaya koymaktadır. Sol aklın (ahlaki, özgürlükçü ve eşitlikçi siyasetin) yükselişi bu tabloyu belki giderek değiştirebilir. Ancak sömürgeciliğin ve oryantalizmin ruhuna/bilinçaltına kazıdığı üstünlük kompleksinden arınmadıkça, Batı-merkezli hiyerarşik ilişkilerin ters yüz edilme ihtimali yoktur.

alikmetin@gmail.com

Kaynakça

l Brown, Wendy (2018), Halkın Çözülüşü,  Çev: Barış Engin Aksoy, Metis Yayınları.

l Kalın, İbrahim, 2017, Ben, Öteki ve Ötesi, İnsan Yayınları.

Yorumlar
Avatar
Adınız
Yorum Gönder
Kalan Karakter:
Yorumunuz onaylanmak üzere yöneticiye iletilmiştir.×
Dikkat! Suç teşkil edecek, yasadışı, tehditkar, rahatsız edici, hakaret ve küfür içeren, aşağılayıcı, küçük düşürücü, kaba, müstehcen, ahlaka aykırı, kişilik haklarına zarar verici ya da benzeri niteliklerde içeriklerden doğan her türlü mali, hukuki, cezai, idari sorumluluk içeriği gönderen Üye/Üyeler’e aittir.